GİRİŞ >>      MEKKE ve KABE >>      FİL VAK'ASI >>

ÖNSÖZ

İnsanlığa, dünya ve ahirette mutlu ve doğru yolda olmalarını sağlayacak esasları öğretmek; Yüce Rabbımıza nasıl kulluk ve ibadet edileceğini göstermek üzere, tarih boyunca Allah tarafından Peygamberler aracılığı ile gönderilen dinlerin en mükemmeli ve sonuncusu olan İslam Dini, sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) tarafından tebliğ ve talim edilmiştir. Bu yüce dinin ve Allah'ın son kitabı Kur'an-ı Kerim'in hükümleri, O'nun yaşayışı, sözleri ve uygulaması ile açıklık kazanmıştır. Bu itibarla, Rasulullah (s.a.s.) Efendimizin hayatını öğrenmek, bir bakıma, dinimizi öğrenmek demektir. Çünkü Rasulullah (s.a.s.)'in yaşayışı, sünneti, çeşitli olaylar karşısındaki davranışları bilinmeden, ne Kur'an-ı Kerim'in anlaşılması, ne de diğer İslami ilimlerin öğrenilmesi mümkün olabilir. Bu sebeple bir Müslüman için Rasululah (s.a.s.) Efendimizin hayatını, örnek yaşayışını ve üstün ahlakını öğrenmek ve bütün davranışlarında, O'nu rehber edinmek, dini bir vecibedir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de:
"Allah'ın Rasulünde sizin için en güzel örnek vardır"(1) "Peygamber size neyi getirmiş ve emretmişse, onu alın (yapın); neyi yasaklamış ise, ondan sakının"(2) "Kim Peygambere itaat ederse, gerçekte Allah'a itaat etmiştir."(3) "Sevgili Peygamberim, şüphesiz ki sen en üstün ahlaka sahipsin"(4), buyrulmuştur.
Rasulullah (s.a.s.)'in hayatı talim ve tebliğ ettiği esaslar ve meydana getirdiği büyük inkılapla ilgili olarak Doğu'da ve Batı'da, çeşitli dillerde kütüphaneler dolusu eserler yazılmış; hayatının her safhası en ince teferruatına kadar araştırılmış ve incelenmiştir. O'nun hayatının gizli kalmış, bilinmeyen hiç bir tarafı yoktur. Peygamberler ve tarihin kaydettiği diğer meşhur şahsiyetler içinde, hayatının her safhası, Rasulullah (s.a.s.)'in hayatı kadar apaçık bilinen; yaşayışı, sözleri ve davranışları en ince ayrıntılarına kadar ve en mevsuk şekilde kaydedilmiş ikinci bir şahsiyet bulunmamaktadır. Bu gerçek, Batılı (gayr-i müslim) yazarlar tarafından bile itiraf edilmiştir. Nitekim İngiliz bilgini john Davenport, Hz.Muhammed ve Kur'an-ı Kerim" adlı eserinde:
"Meşhur Peygamberler, fatihler arasında tarih-i hayatı; Hz.Muhammed'in Tarihi gibi, en ince teferruatına kadar, en mevsuk şekilde kayd ve zapt olunan bir kimse gösterilemez"(5) demektedir.
Bu küçük kitapta Rasulullah'ın (sas) hayatı özet olarak anlatılmaya çalışılmıştır. Kitap, Kur'an Kursları müfredatına göre ders kitabı olarak kaleme alınmıştı. Daha sonra Kuran Kurslarında okutulacak ders kitaplarının sayfa adedi, Din İşleri Yüksek Kurulu'nca sınırlandırıldığından, ders kitabı olarak hacimli bulunan bu eserin, özellikle Kur'an Kursu öğreticileri için yararlı olacağı düşünülerek, Başkanlığın diğer neşriyatı arasında yayınlanması uygun görülmüştür.
Gayret bizden, başarı ise ancak Allah'tandır.AA

6.8.1982

İrfan YÜCEL
1) el-Ahzab Suresi, 21
2) el-Haşr Suresi, 7
3) en-Nisa Suresi, 80
4) el-Kalem Suresi, 4
5) Jon Davenport, Hz. Muhammed ve Kur'an-ı Kerim, (Mütercimi: Ömer Rıza Doğrul) S. 14, İst., 1345/1926


GİRİŞ

İSLAMİYETTEN ÖNCE ARABİSTAN
1) ARABLARIN DURUMU
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Arap yarımadasının Hicaz bölgesinde, Mekke şehrinde doğdu. O'nun hayatını ve insanlık tarihinde yaptığı büyük inkılabı kavrayabilmek için, yaşadığı asırda Arabistan'ın genel durumunun ve Arapların yaşayışlarının, ana hatları ile de olsa, bilinmesinde fayda vardır.
İslamiyet'ten önce Araplar, henüz millet haline gelemedikleri için; kabileler halinde yaşıyorlardı. Her kabile, diğerlerinden ayrı bir devlet gibiydi. Kabile başkanına "Şeyh" deniyordu. Hicaz ve Yemen bölgelerinde bazı şehirler kurulmuşsa da, genellikle çöllerde çadır ve göçebe hayatı geçiriyorlardı. Hicaz bölgesinde üç önemli şehir, Mekke, Yesrib (Medine) ve Taif'ti. Mekke'de Kureyş Kabilesi, Taifte Sakif Kabilesi, Yesrib (Medine) de Evs ve Hazreç adlı Arap kabileleri ile Kaynukaoğulları, Nadiroğulları ve Kurayzaoğulları olmak üzere üç yahudi kabilesi bulunuyordu. Diğer kabileler genellikle göçebe idiler.
Kabileler arasında kan davası ve sınır anlaşmazlıkları gibi sebepler yüzünden savaş eksik olmazdı. Yalnızca yılın dört ayında (Muharrem, Recep, Zilka'de ve Zilhicce aylarında) harbetmezlerdi. Bu aylara "eşhür-i hurum"(1) (savaşılması, kan dökülmesi haram olan hürmetli aylar) denir. Bu esnada, bütün kabileler güvenlik içinde seyahat edebildikleri için, genellikle büyük panayırlar bu aylarda kurulurdu. Mekke'nin hakimi, Kabe ve civarındaki putların koruyucusu oldukları için Kureyş kabilesi, diğer bütün kabilelerden saygı görürdü. Bu sebeple Kureyşliler, senenin her mevsiminde diledikleri yere seyahat edebiliyorlardı.(2)
Hicaz bölgesindeki panayırların en önemlileri, Mekke civarında kurulmakta olan Ukaz, Mecenne ve Zülmecaz panayırlarıydı. Bu panayırlara ülkenin dört bir yanından akın akın gelenler arasında satıcılar, iffetsiz kadınlar, şairler, hatipler, kahinler ve çeşitli dinlere mensup kimseler de bulunuyordu. Taif'le Nahle arasında kurulmakta olan Ukaz panayırında, şiir yarışmaları yapılır; beğenilip derece alan şiirler, Kabe'nin duvarlarına asılırdı. Bu şekilde Kabe duvarında asılmış olan yedi ünlü kasideye "el-Muallekatü's-seb'a" (Yedi Askı) denilmiştir.
Müslümanlıktan önce, Arapların çoğunluğu putperestti. Yapmış oldukları bir takım heykellere ilah diye tapıyorlardı. En önemli putlar, Hubel, Lat, Menat, Uzza, Vedd, Suva', Yeğus, Yeuk ve Nesr adlarını taşıyanlardı. Mekke'de Kabe ve civarına 360 kadar put yerleştirilmişti. Her kabilenin ayrı bir putu, her putun özel bir ziyaret günü vardı. Böylece yılın her gününde putlarını ziyarete gelenlerle dolup taşan Mekke, bir ticaret merkezi olduğu kadar, putperestliğin de merkezi haline gelmiş bulunuyordu.
Arabistan'da putperestlerden başka, Musevi, Hıristiyan, Mecusi (ateşe tapan) ve Sabii dinlerine mensup kimseler de vardı. Bunlardan başka, çok az sayıda, Hz. İbrahim'in tebliğinden o devre ulaşan dini esasları benimsemiş tek Tanrı inancında olan "Hanif"ler vardı. Nevfel oğlu Varaka, Cahş oğlu Abdullah, Huveyris oğlu Osman ve Saide oğlu Kuss bunlardandı.
İslamiyetten önce Arap Yarımadasının kuzeyinde (Suriye'de) "Nebti", güneyinde (Yemen'de) "Himyeri", Irak'ta ise "Süryani" yazıları kullanılıyordu. Hicaz Arapları Suriye ve Irak'a ticaret için yaptıkları seyahatlarda Arapça'yı Nebti ve Süryani yazıları ile yazmayı öğrendiler. Daha sonraki asırlarda, Nebti yazısından "Nesih"; Süryani yazısından da "Kufi" denilen yazı sitilleri doğmuştur. Ancak, Araplar arasında okuyup yazma bilenlerin sayısı son derece azdı. Cömertlik, konukseverlik, sözde durma, düşmanları bile olsa kendilerine sığınanları himaye, cesaret.. gibi bazı iyi hasletleri yanında, soygunculuk, faizcilik, zenginleri üstün, fakirleri hor görme, içki ve kumar düşkünlüğü, kabilecilik gayreti ile kan dökme gibi son derece çirkin adetleri de vardı. Hele köle ve kadınlara insan değeri vermezlerdi. Kadınlar, ölen kocasından, babasından ve diğer yakınlarından miras alamadıkları gibi, kendileri miras malları arasında, mirascılara kalırdı. Erkekler istedikleri kadar kadınla evlenebilirlerdi. Fuhuş adeta meslek haline gelmişti. Bu yüzden bazı kimseler kız çocuklarını diri diri kumlara gömecek derecede vahşet göstermişlerdi.(3)
İslamiyetin doğuşu sırasında yalnız Araplar ve Arabistan değil, bütün dünya, zulüm, sefahet ve cehaletin karanlığı içindeydi. Maddi ve ruhi sıkıntılar içinde bunalmış olan insanlık, bir mürşit, bir kurtarıcı beklemekteydi.
Kur'an-ı Kerim "Cahiliyet Devri" denilen bu karanlık dönemi, "İnsanların kendi elleriyle işledikleri kötülükler yüzünden, fesat (her tarafı kapladı) karada ve denizde yayıldı."(4) ifadesiyle en veciz bir şekilde anlatmaktadır.

1) "Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah' a göre ayların sayısı onikidir. Bunlardan dördü hürmetli aylardır. (et-Tevbe Suresi,36)
2) "Kureyş kabilesinin yaz ve kış yolculuklarında uzlaşması ve anlaşması sağlanmıştır. Öyleyse, kendilerini açken doyuran ve korku içindeyken güven veren şu Beyt'in (Kabe'nin) Rabbine kulluk etsinler." (Kureyş Suresi, 1-4)
3) Bkz. Sünenü'd-Darimi, 1/3, Beyrut, ts.
"Aralarında birine bir kızı olduğu müjdelendiği zaman, içi gamla dolarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen kötü müjde yüzünden halktan gizlenmeye çalışır. Şimdi onu utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün? Ne kötü hüküm veriyorlar." (en-Nahl Suresi, 58-59. Ayrıca bkz. ez-Zuhruf Suresi, 17; et-Tekvir Suresi,8-9)
4) Bkz. er-Rum Suresi, 41

2) MEKKE VE KABE
Yeryüzünde Allah'a ibadet için yapılan ilk bina, bütün namazlarda kıblegah olarak yönelmekte olduğumuz Kabe'dir.(5) Allah'ın emriyle Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail tarafından(6) Milattan 2000 yıl kadar önce Mekke'de yapılmıştır.(7) Tavafa başlama yerinin işareti olmak üzere, Kabe'nin güney-doğu köşesi (Rükn-i Hacer-i Esved) nde bulunan "Hacer-i Esved" denilen siyah taşı Hz. İbrahim, Ebu Kubeys dağından getirerek halen bulunduğu köşeye koymuştur. İnşaatın tamamlanmasından sonra Hz. İbrahim ilk tavafı oğlu Hz. İsmail'le beraber yapmış, bütün insanları hacca, Kabe'yi ziyarete davet etmiştir.(8)
Mekke şehri, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in büyük dedelerinden Kusayy tarafından, Kabe'nin inşasından çok sonra kurulmuştur. Allah'a ibadet için yapılmış olan Kabe, zamanla "Tevhid İnancı"nın unutulmasıyla, putlarla doldurulmuş; Mekke puperestliğin merkezi haline gelmiştir.

a) Mekke ve Kabe ile İlgili Özel Vazifeler
Mekke şehrini kuran Kusayy, şehrin idaresi, Kabe'nin bakımı ve Kabe'yi ziyarete gelenlere hizmetle ilgili bazı görevler ihdas etti. Bu hizmetler Hz. İsmail'in neslinden olan kimseler tarafından yerine getiriliyordu. Bu hizmet ve görevlerden bir kısmı şunlardır:
1- Hicabe: Kabe'nin perdedarlığı ve anahtarlarını taşıma görevidir.
2- Sikaye: Kabeyi ziyarete gelenlerin suyunu temin etme ve Zemzem kuyusuna bakma görevidir.
3- Rifade: Kabeyi ziyaret için Mekke'ye gelenleri ağırlama, barındırma ve muhtaçlara yardımcı olma hizmetidir.
4- Nedve: Kusayy tarafından yapılan "Daru'n-Nedve" adlı istişare meclisi binasında yapılan toplantılara başkanlık etme görevidir. Savaş, sulh ve memleketin diğer bütün önemli işlerinin kararı, burada yapılan toplantılarda verilirdi. Kırk yaşından küçük olanlar, bu meclise alınmazlardı.
5- Liva: Savaş zamanında ve askerin toplanmasında sancağı taşıma görevidir.
6- Kıyade: Savaşta askere komuta etme görevidir.
7- Sefare: Aynı toplum içindeki fertler veya kabileler arasında meydana gelen çekişmelerde hakem olarak arabulma hizmetidir.
8- Hazine-i emval: Savaş için hazırlanan silah, mal ve aletleri muhafaza etme görevidir.
9- Ezlam: Oklar ile fal bakma işidir.
Kabe'nin üzerine konulmuş olan Hubel adlı putun yanında üç fal oku vardı. Birinde: "emerani rabbi" (Rabbım bana emretti); diğerinde "nehani rabbi" (Rabbım bana yasak kıldı), yazılıydı. Üçünçüsü ise boştu.
Yapacağı iş konusunda karar veremeyen kişi, ezlam işiyle görevli kimse aracılığı ile bu oklardan birini çekerdi. Birinci ok çıkarsa, tasarladığı işi yapar, ikincisi çıkarsa o işten vazgeçerdi. Üçüncüsü çıkarsa, o işi bir yıl erteler, ertesi sene falı yenilerdi.
10- Nezare: Bir yerden başka bir yere nakledilecek eşyayı kontrol ve muayene ettikten sonra "taşıma ruhsatı" verme görevidir.
Araplar arasında her biri büyük bir şeref sayılan bu hizmet ve görevlerin hepsi Kusayy'ın elinde toplanmışken daha sonra Kureyş arasında dağılmıştır.

b) Zemzem Suyu
Hz. İbrahim, Milattan yaklaşık 2000 yıl kadar önce, Irak'ta Sümer şehirlerinden "Ur" sitesinde dünyaya geldi. Peygamber olduktan sonra, halkı tek Allah'a imana davet ettiği için, Babil Hükümdarı Nemrut tarafından ateşe atıldı. Fakat Allah'ın emri ile ateş onu yakmadı.(9) Kendisine iman eden İbrani'lerle Filistin'e göçtü. Birara Mısır'a gitti, orada da kendisine iman eden kimse bulamadığı için, tekrar Filistin'e döndü.
Hz. İbrahim, karısı Hacer ile henüz annesini emmekte olan oğlu Hz. İsmail'i Allah'ın emri ile Filistin'den alıp, Mekke'ye, Kabe'nin bulunduğu yere götürdü. Onlara bir dağarcık hurma ve bir kırba su bırakarak yanlarından ayrılıp Filistin'e döndü. O esnada, henüz Kabe yapılmamış, Mekke şehri kurulmamıştı. Etrafta ne insan, ne su, ne de hayat işareti vardı.
Hz. İbrahim, eşi ve çocuğundan ayrılıp onları göremeyecek kadar uzaklaştıktan sonra, Kabe'nin bulunduğu yere yönelerek:
"Rabbımız, zürriyetimden bir kısmını senin kutsal evinin yanında, ekin bitmez (çorak), bir vadi içinde yerleştirdim. Rabbımız, (beyt'inde) namaz kılmaları için, insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir, şükretmeleri için onları meyvelerle rızıklandır..."(10) diye dua etti ve uzaklaşıp gitti.
Yanlarındaki hurma ve su bittikten sonra, Hacer çocuğunu olduğu yerde bırakıp, bir can yoldaşı görebilmek ve birkaç yudum su bulabilmek ümidiyle Safa ile Merve tepeleri arasında gidip geldiği esnada bir melek, ökçesiyle Zemzem suyunu ortaya çıkarmıştı. Hacer bu sudan kana kana içti, çocuğunu emzirdi ve Allah'a hamdetti.

c) Mekke Şehrinin Kurulması
Hz. İsmail, daha sonra bu bölgeye yerleşen "Cürhümiler" den bir kızla evlendi. Kendisi İbrani, Cürhümiler Yemenli aribe (halis) Arablarındandı. Bu sebeple İsmailoğullarına "müsta'rabe (arablaşmış) arabları" denilir.
Yemen'de "Seylü'l-arim"(11) denilen sel felaketinden sonra bu bölgeye gelen Huzaa Kabilesi, İsmailoğullarının da yardımı ile, Cürhümileri Mekke'den sürüp çıkardılar. Cürhümiler, Kabe'ye hediye edilmiş olan altın geyik heykelleri ile diğer kıymetli eşyayı Zemzem kuyusuna atıp, üzerini toprakla doldurduktan sonra, kuyuyu belirsiz hale getirerek Mekke'den kaçtılar. Bu yüzden Zemzem kuyusu uzun müddet kapalı kaldı.
Mekke bölgesinin hakimiyeti ve Kabe muhafızlığı üç asır kadar Huzaalılarda kaldıktan sonra Kilab (Hakim)' in oğlu Kusayy, miladi 5 inci asırda Kabe muhafızlığını ele geçirdi. Kureyş'in başına geçerek, Huzaalıları bu bölgeden çıkardı. Kabe'nin etrafında bugünkü Mekke şehrini kurdu. Ölümünden sonra kabile başkanlığı ve Kabe muhafızlığı oğlu Abdimenafa, ondan da oğlu Haşim'e kaldı. Haşim ticaret için gittiği Şam seferinde Gazze'de ölünce, rifade (ziyaretçileri ağırlama ve barındırma) ve sikaye (ziyaretçilere su temin etme) vazifelerini küçük kardeşi Muttalib üzerine aldı.

d) Şeybe'nin adı Abdülmuttalib kaldı
Haşim, Medine'de Hazrec kabilesinin Neccar oğulları kolundan Amr kızı Selma ile evlenmiş, "Şeybe" adında bir oğlu olmuştu. Selma Medine'den ayrılmadığından, Şeybe de Medine'de dayılarının yanında büyümüştü. Haşim'in vefatından sonra, amcası Muttalib O'nu Mekke'ye getirdi. Mekkeliler Muttalibin yanında tanımadıkları bir çocuk görünce, Şeybeyi Muttalib'in kölesi sanarak, Ona "Abdülmuttalib" dediler. Bu yüzden Şeybe, Abdülmuttalib adıyla anıldı.

e) İki Kurbanlığın Oğlu
Abdülmuttalib, 10 oğlu olduğu takdirde, bunlardan birini Allah için kurban etmeyi adamıştı.(12) Bu eski adet, bize Hz. İbrahim'in gördüğü bir rüya üzerine oğlu Hz.İsmail'i kurban etmek istemesini(13) hatırlatmaktadır.
Abdülmuttalib, çeşitli zevcelerinden 10 oğlu olunca aralarında kur'a çekerek adağını yerine getirmek istedi. Kur'a sonucuna göre, ileride Rasulullah (s.a.s.)'in babası olacak olan Abdullah'ın kurban edilmesi gerekiyordu. Bir arrafe (kadın kahin)nin tavsiyesine uyularak, belirli sayıda deve ile Abdullah arasında kur'a çekildi. Kur'a Abdullah'a düştükçe, develerin sayısı onar onar arttırılarak, yeniden çekildi. 10 deve ile başlayan kur'a çekimi, develerin sayısı 100 olunca nihayet develere isabet etti.(14) Böylece Abdullah'ın yerine 100 deve kurban edildi. Bu olaya ve neslinden geldiği Hz. İsmail'in kurban edilmesi teşebbüsüne işaretle Rasululllah (s.a.s.) Efendimizin: "Ben iki kurbanlığın oğluyum"(15) buyurduğu nakledilmiştir. O zamana kadar 10 deve olan diyet (öldürülen bir kimsenin kan bedeli) de, bu olaydan sonra, 100 deveye yükselmiştir.(16) İslam Hukuku'nda kan bedelinin 100 deve olması, zamanla örf haline gelen bu olaya dayanmaktadır.

f) Zemzem Kuyusunun Temizlenmesi
Muttalib'in ölümünden sonra, kabile başkanlığı ile Rifade ve Sikaye hizmetleri Abdülmuttalib'e verilmişti. Abdülmuttalib, Zemzem'in yerini bulup yeniden kazdırdı. Cürhümilerin Mekke'den kaçarken kuyuya attıkları altın geyik heykelleri, kılıç ve zırhlar çıkarılarak kuyu temizlendi. Zemzem kuyusunun idaresi, Abdülmüttaliboğullarında kaldı.


5) Bkz.al–i İmran Suresi, 96
6) Bkz. el-Bakara Suresi, 127
7) Kabe, Hicretten, yaklaşık 2793 yıl önce yapılmıştır. (Mahmut Esad, Tarih-i Din-i İslam,2/7)
8) Bkz. el-Hacc Suresi, 27-29
9) Bkz. el-Enbiya Suresi, 69-70
10) Bkz. İbrahim Suresi, 37
11) Bkz. es-Sebe' Suresi,16
12) İbn Hişam, 1/160; İbnü'l-Esir, el-Kamil, 2/5; İbn Sa'd, et-Tabakat, 1/88
13) Bkz. Saffat Suresi, 102-110
14) İbn Hişam, 1/160-164; İbnü'l-Esir, a.g.e., 2 /6-7
15) el-Acluni, Keşfü'l-Hafa, 1/199 (Hadis No.606), Beyrut 1351
16) İbn Hişam, 1/163

3) FİL VAK'ASI (Ebrehe'nin Kabe'ye Saldırması) (571 M.)
Habeşistan Kırallığı'nın Yemen Valisi Ebrehe, Hristiyanlığı Arabistan'da yaymak ve Arapları Kabe ziyaretinden vazgeçirmek için, San'a'da muhteşem bir kilise yaptırmıştı. Fakat, Araplardan bu kiliseye ilgi gösteren olmadı. Üstelik, Kinane Kabilesi'nden bir Arap, bir gece gizlice kilise içine pisledi. Ebrehe bunu bahane ederek büyük bir ordu ile Kabe'yi yıkmak üzere Mekke üzerine yürüdü. Arapların bu orduya karşı koyabilecek güçleri yoktu. Mekkeliler şehri boşaltarak etraftaki dağlara çekildiler.
Ebrehe, Mekke yakınlarında karargahını kurdu. Kureyş Kabilesinin reisi olan Abdülmuttalib'e elçi göndererek, kan dökmek üzere değil, sadece Kabe'yi yıkmak için geldiğini bildirdi. Bu esnada Ebrehe'nin öncü kuvvetleri Mekkelilerin sürülerini yağmalayıp ordugaha götürmüşlerdi. Bunlar arasında Abdülmuttalib'in de yüz devesi vardı. Abdülmuttalib, Ebrehe'ye giderek yağmalanan sürülerin geri verilmesini istedi. Ebrehe:
-"Ben, Kabe'yi yıkmamam için ricaya geldiğini sanmıştım. Görüyorum ki sen, develerinin derdindesin, bunu sana yakıştıramadım..." deyince, Abdülmuttalib büyük bir vakarla:
-" Ben, develerin sahibiyim, onları istiyorum. Kabe'nin de sahibi var. O'nu sahibi koruyacaktır" diye cevap vermişti. Bu cevap karşısında Ebrehe, Abdülmuttalib'in develerini ve Mekkelilerin yağmalanan bütün mallarını geri verdi.
Kur'an-ı Kerim'de de açıklandığı üzere, Ebrehe amacına ulaşamadı. Kabe'yi yıkmak üzere hücuma geçileceği sırada, Ebrehe'nin her seferinde beraberinde bulundurduğu Mamut adlı büyük fil ile diğer filler her türlü çabaya rağmen, diz çöküp oldukları yerde kaldılar; Kabe cihetine yürümediler. Bu esnada gök yüzünde beliren sürü sürü kuşlar, ağızlarında ve pençelerinde taşıdıkları küçük taşları Kabe'ye hücuma hazırlanan askerlerin üzerine bıraktılar. Ebrehe'nin büyük ordusu bir anda perişan oldu.(17) Büyük bir kısmı orada telef oldu. Kaçıp kurtulabilen askerlerin bir kısmı ile Ebrehe San'a'ya döndü ise de, yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak çok geçmeden öldü.
Ordu'nun önünde yürüyen filler sebebiyle, tarihte bu hadiseye "Fil Vak'ası", bu olayın meydana geldiği seneye de "Fil Yılı" denilmiştir.


17) "Kabe'yi yıkmağa gelen fil sahiplerine, Rabbinin ne ettiğini görmedin mi? Onların kötü planlarını (hile ve düzenlerini) boşa çıkarmadı mı? Onların üzerine sert taşlar atan sürü sürü kuşlar gönderdi. Sonunda onları yenilmiş ekin yaprağı gibi yapıverdi". (Fil Suresi, 1-5)
Rasulllah (s.a.s.) Efendimiz, Fil Vak'ası'ndan 52 gün kadar sonra dünyaya geldiği için bu olayı görmemişti. Fakat bu Sure indiği esnada bu olay o kadar iyi biliniyordu ki, hayatta olanlardan, olayı görmemiş olanlar da sanki görenler kadar olaydan haberdardı. Bu sebeple Hz. Muhammed (s.a.s.) olay sırasında henüz dünyaya gelmemiş olduğu halde "görmedin mi?" buyrulmaktadır. Burada görmek, "bilmek ve duymak" anlamında kullanılmıştır.






© 1999-2005 SunnahHadith Home Page. Bütün hakları saklıdır. 1024x768 - I.E 4.x +